MENÜ
İstanbul
Patronlar Dünyası
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Mehmet Öğütçü ile Brexit depremi sonrası dünyayı ne bekliyor?
Rahmi Aydemir
YAZARLAR
27 Haziran 2016 Pazartesi

Mehmet Öğütçü ile Brexit depremi sonrası dünyayı ne bekliyor?

Birleşik Krallık’ta geçtiğimiz günlerde düzenlenen tarihi referandumda, ülkenin 43 yıldır üye olduğu Avrupa Birliği’nden ayrılması kararı çıktı.

Merkezi İngiltere’deki Global Resources Partnership Group’un Başkanı, eski diplomat ve OECD üst düzey yöneticisi Mehmet Öğütçü ile Brexit’in hem İngiltere hem AB hem de Türkiye bakımından yansımalarını konuştuk.



Merkezi Londra’daki Global Resources Partnership Başkanı, OECD eski üst düzey yöneticisi Mehmet Öğütçü, Rahmi Aydemir'in sorularını cevaplandırdı...
 
-    Bu sonuç tüm dünya basınında şok etkisi yaratırken, açıkçası bu fiyaskonun da baş sorumlusu AB olarak gösterildi. Fiyasko tanımına katılıyor musunuz? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
 
Avrupa Birliği (AB) projesi kuruluşundan bu yana hep iniş çıkışlar ile ilerleyerek bugünlere ulaştı. Kurucu altı ülke kıta Avrupa’sında bir daha savaş yaşanmaması, Almanya’nın gücünün dizginlenmesi, ticaret ve yatırımların serbestleşmesi hedefi etrafında birleşmişti.
 
Oysa bugünkü AB, onun kurucu babalarının öngöremedikleri garip bir yapıya dönüştü. 22 ülke katıldı aradan geçen sürede ve hala Türkiye dahil kapısında tam üye olmak için bekleyenler var. Her biri farklı gelişme düzeyinde olan, farklı kültürel, sosyolojik ve milliyetçi kimlik taşıyan 28 ülkenin üye olduğu bir birliği sürdürülebilir kılmak, ortak amaçlara yönlendirmek, yönetmek hiç kolay bir iş değil. Hele hele “daha yakın”, “federal” bir Avrupa ütopyası yürümedi.
 
Kimi üyeler serbest ticaret, kimileri sosyal dayanışma, kimileri altyapı ve tarım fonları, kimleri demokrasilerini güçlendirmek, kimileri de dünya sisteminde saygın bir yere sahip olmak için istedi AB’yi.
 
Geldiğimiz noktada Avro bölgesi çöküşün eşiğinde, nüfus yaşlanıyor, Çin ve ABD karşısında rekabet gücü aşınıyor, ortak dış politika ve güvenlik politikası en yakın coğrafyada bile bir sonuç yaratamıyor.
 
Daha da önemlisi, Afrika’dan, Suriye’den milyonlarca göçmen akın akın gelip AB’nin kapısını çalıyor, terör ve şiddet yükselişte. İşsizlik artıyor, özellikle gençler arasında. Yaşlılar sosyal güvenlik sisteminin çökmek üzere olduğunun farkında ve çok kaygılı. Demokratik açık büyüyor. Komisyon büyüdükçe büyüyor ve hemen her alana burnunu sokmak istiyor. Avrupa Parlamentosu artan yetkiler peşinde. Adeta Brüksel’de eski Sovyetler Birliği’nin Kremlin’i yaratılıyor.
 
Tüm bunlar dünya ekonomik, jeopolitik ve teknolojik bir güç kayması yaşarken meydana geliyor. Bir zamanlar geride kalmış, kendi yazmadıkları oyunun kurallarına uymak zorunda bırakılmış yükselmekte olan güçler, artan güç ve konumları ile orantılı yeni roller üstleniyorlar.
 
İşte bu pek de parlak olmayan manzara karşısında İngiltere nüfusunun yüzde 52’sinin ayrılma kararı alması aslında çok şaşırtıcı değil. Bu adımı başka AB ülkelerinin de izlemesi sürpriz olmaz.
 
-    AB’den ayrılığı savunan UKİP lideri Nigel Farage ise “Avrupa’ya şüpheli yaklaşan çin şişeden çıktı ve geri konamaz. AB oluyor” dedi. Bu tür açıklamalar sizce AB üyeliği bulunan diğer ülkelerin geleceğini nasıl etkileyecek?
 
Farage, bence bu süreci başlatan, referandum önerisini kabul ettiren ve 25 yıl mücadeleden sonra ayrılma tutkusunu zafere ulaştıran politikacı olarak, kararın doğru ya da yanlışlığı tartışmasından bağımsız olarak, tebrik edilmelidir.
 
Çin, İngiltere bakımdan artık şişeden çıktı ve bir daha içine sokulamaz, bu doğru bir tespit ama AB’nin ölmekte olduğu yorumuna şimdilik katılmıyorum. Her zorlu dönemin ardından yeni bir konjonktür yaratılıp yükselişe geçerdi AB. Bilmiyorum bu defa mümkün olacak mı aynı başarıyı sağlaması. En büyük sorun artık AB içinde gecikmiş reformları gerçekleştirecek vizyoner, sürükleyici lider çıkmaması. Gemisi kurtaran kaptan her biri.
 
Dahası, dünyada Asya-Pasifik devlerinin lehine çok önemli küresel bir güç kayması yaşanıyor. Uzun vadede bu kayma nedeniyle Avrupa’nın, dünyanın Disneyland’ına dönüşeceği söyleniyor. Almanya ve Fransa AB’nin iki lokomotif ülkesi idiler. Epey bir süredir Fransa’nın motoru tekliyor. Almanya tek başına özellikle de Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da çok güçlü ekonomik ve siyasi üstünlük kurdu. Berlin’i dengeleyecek tek güç olarak İngiltere görülüyordu.
 
Şimdi Londra’nın kendi adasında içine kapanmasıyla birlikte AB önümüzdeki dönemde ciddi bir “Almanya sorunu” yaşayabilir. Bir yandan Fransa, ispanya, İtalya, Yunanistan “Club Mediterrannean” ayağını güçlendirirken diğer yandan Polonya, Macaristan öncülüğünde Orta ve Doğu Avrupa, Baltık ülkelerini de yanlarına alarak, farklı bir AB bloğu yaratacaklardır.
 
Bir de Bask, İskoçya, Flamanlar, Istria, Moravia, Bornholm, Åland, Korsika, Baverya, Sicilya, Frisia, Silesia gibi bölgelerin ayrışması, “bölgeler Avrupası” rüyasına hız kazandırmaları da güçlü bir ihtimal olarak öne çıkıyor.
 
Önümüzdeki iki-üç yıl hem belirsizliklerin, huzursuzlukların arttığı hem de AB’nin küresel düzende daha az önemli hale geleceği bir döneme işaret ediyor bence. Bugüne kadar AB içerisinde sığınmacılar, göçmenler, genç işsizlik oranı gibi önemli konulara ortak çözüm bulunamamıştı, şimdi bu sorulara ortak çözüm bulunması hem önem hem de aciliyet taşıyor. Küçük de AB’nin morali yüksek tutmak için yeni başarı hikayelerine ihtiyacı var.
 
-    İngiltere’siz AB nelerle karşı karşıya kalacak?
 
Avrupa’ya göre trafiğin ‘tersten’ aktığı ve sağdan direksiyonlu tüm dünyayı – şaka yollu - yanlış şeritte gitmekle itham eden İngiltere, bir kez daha gitmek istediği yönü cesaretle ve çarpışmadan kendisi belirlemeyi başardı. Demokratik olgunluk örneğini bir kez daha göstererek. Ne kabine içindeki muhalifleri kapı dışarı etti ne de kaybedince koltuğa yapışıp kaldı başbakan Cameron.
 
Bana sorarsanız, Cameron, Anthony Eden'in 1956 Süveyş Kanalı işgalinden bu yana İngiltere’de yapılan ikinci büyük tarihi hatayı yaptı UKİP'e oy kaymasını engellemek için referandum kararını alarak. Ama kim bilir bundan 10 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda belki de İngiltere’nin önünü orta ve uzun vadede daha da açan, AB'yi reform yoluna girme ya da dağılma seçeneğine zorlayan bir karar olarak da görülebilir.
 
Kuşkusuz İngiltere’nin AB’den ayrılması kısa ve orta vadede yaratacağı belirsizlikler ve ölçek ekonomisinin kaybedilmesi nedeniyle Londra’nın ve İngiliz insanının başını epey ağrıtacak ama İngiltere’siz bir AB de bundan ciddi zarar görecek. Dünya’nın beşinci, AB’nin ikinci büyük ekonomisinin istatistiklerden çekilmesi Brüksel’i daha da zayıflatacak kuşkusuz. Yıllık 11 milyar Euroluk katkı doğrudan İngiliz hazinesine geri dönecek. Londra’nın Avrupa’nın en büyük finans merkezi olma özelliği de aşinacak ama aynı zamanda AB’ye uluslararası sermaye akışında da duraklamaya sebep olacak bu yeni durum.
 
AB Komisyonu'nun yasa önerilerine sürekli itiraz eden Britanya İngiltere ayrılınca karar almak daha kolaylaşabilir. Bakanlar Konseyi'ni bloke eden Londra’nın ayrılmasından sonra küçük üyelerin İngiltere’nin arkasına saklanamayacağı ve rengini belli etmek zorunda kalacağı da söylenebilir. İngiltere’ye uygulanan özel kurallar da kalkacak.
 
Daha fazla himayeciliği, devletin ekonomiye müdahalesini ve bütçe disiplininin gevşetilmesini isteyen ülkeler İngiltere’nin Britanya'nın araya giremeyeceğine memnun olabilirler. Britanya İngiltere kutbunun kalkmasından sonra AB Doğu – Güney eksenine kaydırılabilir artık. İngilizler sadece muhalif değildiler çözüm geliştirme, sorun çözme kabiliyetleri yüksekti; şimdi bu alanda ciddi bir kapasite eksikliği ile karşılaşabiliriz Brüksel’de. Özellikle de Almanya’ya güvensizlik, onunla çatışma alanları daha da artacak. Almanya'nın Yunanistan'ı kurtarma projeleri infial duygusu yaratıyordu. Yeni kurtarma paketleri gündeme geldiğinde Berlin’e karşı husumet büyüyecek.
 
AB kurumlarında görev yapan İngilizler, hemen olmasa da zamanla ülkelerine dönmek zorunda kalacaklar. Gerçi Britanya'nın İngiltere’nin AB kurumlarındaki görevli sayısı Yunanistan'dan az, ama yüksek düzey görevlerdeki İngiliz sayısı oldukça fazla. 15 yıl önceye kadar AB kurumlarının koridorlarında Fransızca konuşulurdu. Doğu Avrupa ülkelerinin AB'ye alınmasıyla ortak dil İngilizceye kaydı. Almanca da önemini kaybetti. İrlanda ve Malta kendi dillerinin yanı sıra İngilizceyi de resmi dil olarak kullandıkları için AB İngilizcesiz yapamayacak ama İngilizcenin anavatanı AB’den ayrılınca Fransızcaya yeniden gün doğabilir.
 
-    İngiltere için istikrar devam ederken, bu ayrılığın sebebi ne olabilir? Bu çerçevede risk nedir? İç siyasi belirsizlikler neler?
 
İngilizlerin ruhunda hala ada psikolojisi ağır basıyor. Manş’in ötesine Avrupa değil kıta diyorlar. Ne Shengen vize rejimine katıldılar ne de Avro bölgesi projesine. Ellerinden gelse birçok ortak politikadan da çıkmak, verdikleri katkıyı azaltmak istiyorlardı. Dış politikada da kendilerini Atlantik ötesindeki akrabalarına, Amerikalılara daha yakın hissediyorlardı. Afganistan ve Irak’ta hiç sorgulamadan Washington’un yanında yer aldılar. ABD’nin AB içindeki “Truvat Atı” olarak görülüyordu.
 
Fransız ve Almanlar ile yıldızları hiç barışmadı. Zaten AB fikrini ortaya ilk Winston Churchil atmış olmasına rağmen 1973’e kadar (İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya karşı direnci Londra’dan yönetmiş olan) Charles de Gaulle’ün Fransa’sı iki kez İngiltere’nin tam üyeliğini veto etmişti.
 
Bruges’daki College d’Europe’da yüksek lisansımı yaparken “Demir Leydi” Margaret Thatcher gelmişti okulumuza. Çok iyi hatırlıyorum, konuşmasının ana teması “İ want my money back” idi. Elindeki meşhur çantayı Brüksel’e doğru hiddetle sallayıp “paramı geri istiyorum” diyordu. Brexit ile birlikte sadece paralarını değil egemenliklerini de geri istediklerini söylemiş oldular hiç kuşkuya yer vermeyecek bir kararlılıkla. Nigel Farage, 23 Haziran’ı İngiltere’nin yeni bağımsızlık tarihi olarak benimsenmesini öneriyor.
 
Başbakan Cameron’un siyasi kariyeri bu yenilgi ile sona erdi. Yerine hazırladığı Hazine Bakanı George Osborne’un da. Şimdi Muhafazakar Parti için üç lider adayı var: “yüzde 25 Türk asıllı” dediğimiz Ali Kemal’in torunu Boris Johnson, Adalet Bakanı Michael Gove ve İçişleri Bakanı Theresa May. Tüm tahminler Boris’i önde gösteriyor ama sonuç çantada keklik değil.
 
Ekim ayına kadar İngiltere’de Cameron hükümeti ile devam edeceğiz. Liderliğe kim seçilirse Muhafazakar Parti'nin kalan dönemini başbakan olarak o götürecek, şayet erken seçim çağrısı yapılmazsa.. Çıkış müzakerelerini de. Teknik olarak referandum sonucu aslında tavsiye niteliğinde. Hükümet istemezse onaylamaz, parlamentoya sunmaz, hatta bir referendum daha isteyebilir. Ama bu ülkenin demokratik geleneği buna izin vermez. Dolayısıyla, Parlamento onayından sonra AB Lizbon anlaşmasının 50’inci maddesi işletilecek, 2 yıllık müzakerelerden sonra çıkışın nasıl gerçekleşeceği ortaya konulacak
 
-    Britanya siyaseti açısından başka sonuçlar da var: “İskoç liderler referandum sonucunda yeniden bağımsızlık referandumuna gidebileceklerini söylediler.” İskoçya ve Kuzey İrlanda için öngörüleriniz neler?
 
600 yıl önce Kral 8. Henry, Norfolk Dükü’nün yeğeni Anne Boleyn ile evlenmesine izin vermeyen Papa’ya rest çekerek Anglikan Kilisesi’ni kurarak Kıta Avrupa’sından kopmuştu. Şimdi ikinci keskin kopuşu yaşıyoruz.
 
Ama bu boşanma kendi ülkesi içinde de ciddi ayrılıklar doğuracak gibi. Nitekim, İskoçya AB’de kalınması yönünde verdiği berrak mesaj, İngilizlerin çoğunluğu tarafından tarihin çöplüğüne atılınca ikinci defa bağımsızlık referandum düzenleneceğini açıkladı. Daha öncekini bıçak sırtında (yüzde 5 farkla) kaybetmişti. Yeni referandumun muhtemelen başarıyla sonuçlanacağı anlaşılıyor. Kuzey İrlanda da İrlanda ile birleşik İrlanda’yı kurma sevdasında. Londra, yüksek bir oy oranıyla AB içinde kalma yönünde tavır koydu.
 
Çıkmayı isteyenler bile şimdi kararlarını gözden geçirmeye, imza toplamaya, başladılar. Ama bu kararın dönüşü yok. Tarihi bir hata yapıldı bu referanduma gitme kararı alınarak. Belki bugünden yarına olmayacak ama Birleşik Krallık sadece İngiltere ile Galler’den ibaret küçük bir ülkeye dönüşebilir önümüzdeki beş yıl zarfında.
 
-    Türkiye’ye yansımaları ne olabilir?
 
Unutmayın Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı, yabancı sermaye, teknoloji, finasman kaynağı ve yaklaşık 5 milyon vatandaşımıza ev sahipliği yapan bir birlikten söz ediyoruz. Ne küçümseyin ne de abartın.
 
Doğrudan hemen bir sonuç ve etki yaratmaz Türkiye bakımından. En önemlisi, Avrupa ve İngiltere’nin içine dönmesi, kale, savunma psikolojisine saplanması yabancılara, yeni aday ülkelere yönelik olumsuz bir hava yaratacaktır. Önümüzdeki görünür gelecekte Ankara’nın AB tam üyeliği hedefi çok fazla ağzına almamasında yarar var.
 
İngiltere’nin nasıl bir müzakereyle, nasıl bir anlaşmayla AB’den kopacağını bilmiyoruz henüz. Belki de AB ile İngiltere arasında müzakeresi yapılacak boşanma sonrası statünün bir benzerini kendimiz için yaratmak, her başkent ile ayrı ayrı ikili işbirliği ve ortaklıklar geliştirmeye ağırlık vermek seçeneklerden birisi  olabilir. Güncelleştirilmiş Gümrük Birliği artı belli kategorilerde serbest dolaşım, ortak politikalara katılım gibi bir yeni konum düşünülebilir olmayacak duaya amin demek yerine.
 
Yaşlanan yavaşlayan, krizden krize sıçrayan, üyelerini kaybetme sürecine girmiş, karar almakta zorluk çeken, hantal, siyasi birliği zayıf, durgunluktan çıkamayan haliyle Avrupa Birliği cazibe merkezi olmaktan da çıkıyor aslında. Irkçılık, yabancılara baskının, düşmanlığın, ayrımcılığın, İslamofobi’nin yaygınlaşması önümüzdeki dönemde muhtemel görünüyor. Avrupa’da yaşayan insanlarımızın haklarının korunması, güvenliklerinin temini için etkin adımlar atılması bence tam üyelik rüyasından daha önemli bir gündem maddesi olacak.
 
Türkiye, AB içindeki en büyük destekçisini kaybetti. Çünkü İngiltere temel anlamda AB içinde gevşek bir yapılanma istiyordu. Cameron ve Osborne’un Türkiye’nin AB üyeliğinin ön yıllarca gerçekleşemeyeceğini itiraf etmeleri Ankara’da rahatsızlık yaratmış olsa da önümüzdeki dönemde Avrupa’nın doğu ve batı ucundaki bu iki ülkenin ABD ile birlikte gerçek anlamda stratejik ortaklık, serbest ticaret bölgesi gerçekleştirmesi olasılığı güçlü görünüyor bana.
 
Brüksel cenahından bakıldığında İngiltere'nin AB'den ayrılma kararı Türkiye'nin değerini arttırabilir şayet AB gerçek anlamda küresel güç olmak istiyorsa ekonomik ve jeopolitik bakımlardan, ama rasyonel düşüncenin ağır basacağını sanmıyorum.
 
Şayet Türkiye, üyelik saplantısını bir kenara koyarak, dünya’nın en büyük ekonomik bloğunun yeni mimarisinde kendisine özgün bir yer açmak istiyorsa ne yazık ki mevcut yönetim anlayışı, dinciliğin (dindarlığın demiyorum) yükselişi, dış politikada çatışmacı tavrı, demokratik açığın büyümesi ve benzeri nedenlerleiyle çok şanslı değil.
 
Bambaşka bir anlayışla ve daha yapıcı, dostane, diplomatik bir üslupla Avrupa’nın geleceğinde yer alabilir. Tam üyelik olması şart değil; zira buna ne AB ne de biz hazırız. Daha esnek, gerçekçi ve özgüvenli bir ortaklık sayesinde, değişmekte olan güç dengelerini de hesaba katacak şekilde başka coğrafyalar ile ilişkilerimizi de istediğimiz çerçevede yürütebiliriz.
 
 
Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2018 Patronlar Dünyası