MENÜ
İstanbul 17°
Patronlar Dünyası
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Fırat Kalkanı, Enerji, Su ve Sonrası/Gerçek amaç ne?
Rahmi Aydemir
YAZARLAR
30 Ağustos 2016 Salı

Fırat Kalkanı, Enerji, Su ve Sonrası/Gerçek amaç ne?

Fırat Kalkanı: Enerji, Su ve Sonrası
Mehmet Öğütçü  Röportajı 


Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye’ye girişi aslında gecikmiş bir adım idi. MİT ve Özel Kuvvetler muhtemelen sınırımızın ötesinde belli hedefler doğrultusunda örtülü operasyonlar gerçekleştiriyordu ama ilk defa resmen ilan ederek tanklar, obüsler ve F-16’lar eşliğinde bir harekât başlatılması ülkemizin önümüzdeki on yıllardaki iç düzenini, güvenliğini ve dış politikasını şekillendirme potansiyelini taşıyor bünyesinde…



Mehmet Öğütçü: Eski diplomat, Turgut Özal’ın danışmanı, OECD Üst Düzey Yöneticisi. Halihazırda Global Resources Partnership Başkanı, International Energy Charter Özel elçisi, Bosphorus Energy Club Başkanı ve Birçok Enerji Şirketinin Yönetim Kurulu Üyesi.

Bu harekât, enerji ikmal güvenliği, yatırımları ve ticareti bakımından da önemli. Gelecek de Fırat’ın sularının nasıl paylaşılacağı ve kullanılacağı konusunda da. 
Ve de öyle bir zamana denk geliyor ki, hem Dünya’nın yerleşik dengeleri sarsılıyor ve “yeni bir oyun” sahneye konulmaya çalışılıyor, hem de başta enerji ve su olmak üzere doğal kaynaklar üzerindeki rekabet kızışıyor. Yeni denklemde yer almak, küresel ligde küme atlamak, çevresindeki istikrarsızlıkları etkisiz kılmak, ülke içindeki fay hattı kırılmalarını tamir etmek için Türkiye tüm enerjisini, gücünü, aklını, kalbini ortaya koyması gerekiyor.   

Ne Abartalım Ne de Küçümseyelim…

Cerablus, İŞİD açısından kuzey Suriye’deki kendisine lojistik kolaylıklar sağlayan “son kale” idi. Büyük ölçüde direniş ile karşılanmadan Türk Özel Kuvvetleri ve de desteklenen ÖSO militanları tarafından birkaç saat içinde ele geçirildi. Askeri bakımdan NATO’nun ikinci büyük ordusunun bu harekâtını “fetih” gibi sunmayı gerektirecek bir durum söz konusu değil.

Daha işin başındayız. Beklentileri yüksek tutup, insanlarımızı gereksiz böbürlenmelerle sanki her şey olmuş bitmiş gibi bir havaya sokmanın yararı yok. Zira zorlu bir sürece girdik.  Ne yazık ki, çok kan ve gözyaşı dökülecek askerlerimiz geri dönene kadar. Ve de ülke içinde (bizi Suriye’de zor durumda bırakmayı amaçlayan) şiddet sarmalının daha da tırmanacağının örneklerini her gün yaşıyoruz.

Bu yüzden, hükümet liderlerinin, komutanların mümkün olduğunca sessiz, sakin ve abartısız hareket etmeleri, gösterişli PR çalışmalarından kaçınmaları, zararı asgaride tutarak hangi hedeflere ulaştıktan sonra geriye çekileceğini ortaya koyacak çıkış planını yapmaları yaşamsal önem taşıyor. Yoksa sonunda; ucu bucağı görülmeyen bir maceranın içinde kaybolabiliriz.

Bazı Arap savaşçılarla birlikte ve ABD’nin hava desteği sayesinde Münbiç ilçesini 12 Ağustos 2016’da PYD’nin İŞİD'ten almasından sonra Cerablus stratejik önemini zaten kaybetmiş vaziyette idi. Yine de iki buçuk ay civarında Menbiç’i PYD ve Demokratik Suriye Güçleri’ne karşı savunan İŞİD’in, ciddi bir çatışmaya girmeden Cerablus’u teslim etmiş olmasında da soru işaretleri var. İŞİD, El Bab gibi daha derin bir yere çekilerek sağlam bir tahkimat yapmaya karar vermiş olabilir.

Asıl başarı, bundan sonraki aşamalarda mevcut yerel, bölgesel ve uluslararası ortaklarımızı ürkütmeden sınır güvenliğini sağlama, etnik ve dini gruplara göre Suriye’nin parçalanmasının önüne geçme, Suriye gerçeğinin önemli parçası olan Kürtler ile ilişkilerin kalıcı düşmanlıklar yaratmadan suhulete dönüştürülmesi ve hepsinden de önemlisi Türkiye’nin bölgede “yumuşak ama gereğinde sert güç” olarak güvenilir, çalışılabilir bir ülke olarak kabulü için çaba sarf etmekten geçiyor.

Gerçek Amaç Ne?

Türkiye’nin Suriye’ye girmek suretiyle hem kendi iç güvenliğini, hem gelecek sınırlarını, hem dış politikasını, hem enerji ve su dâhil ekonomik menfaatlerini hem de Ortadoğu’ya açılma güzergâhını/lojistik mekânını derinden etkileyen bir bölgede seyirci olmaktan çıkıp, riskleri yüksek daha aktif bir rol üstlenmesinin hiç kuşkusuz önemli yansımaları olacak.

Gecikmenin maliyetinin her geçen gün arttığını gördük. Aynı zamanda “bize sormadan bölgede rüzgâr esmez” gibi abartılı, kendini beğenmiş bir tavrın yanlışlığını, Suriye’deki ABD, Rusya ve İran gibi belirleyici güçler ile ortak hareket etmenin, Şam ile diyalog kanallarını açık tutmanın, Suudi Arabistan, Mısır, Katar, İsrail ve Ürdün gibi müdahil güçler ile de istişareyi ihmal etmemenin gerekliğini bir kez daha kafamıza yerleştirmiş olduk.

En azından dışarıdan izleyebildiğimiz kadarıyla amaçlarımız belli: Bizim için de ciddi tehlike haline gelen İŞİD’i sınırlarımızdan temizlemek, açılan alanlara ÖSO ve diğer hasım olmayan kuvvetleri yerleştirmek, gerekirse Şam’ın yeniden kontrolü eline geçirmesine zemin hazırlamak, PYD’nin “Kürt Koridoru” yaratarak Suriye’de coğrafi sınırları nüfusunun ötesinde kalıcı bir varlığa dönüşmesini önlemek.

Tabii ki ilan edilmeyen başka amaçlar da olmalı. İran’ın Suriye’deki nüfuzunun genişlemesinin önüne geçmek, Fırat sularının ileride başımıza sorun açmayacak kuvvetlerin elinde kalmasını sağlamak, enerji üretim merkezlerinin sadece PYD ve İŞİD’in denetimine verilmesine imkân tanımamak, ABD’nin oldu-bitti yaratmasına imkan vermemek, yeni mülteci akınlarına maruz kalmamak, ülkemizdeki Suriyelilerin güvenli bölgelere geri dönüşünü sağlamak gibi…
Suriyeli Kürtler Düşmanımız Değil!

İran’ın eski ulusal güvenlik danışmanından dinlemiştim bundan iki yıl önce Londra’da: “Esad’ı devirmeye kalkar, sınırlarınızı düşmanlarına açar, onlara silah ve cephane sağlarsanız o da Kürtleri serbest bırakır ve başınıza bela eder”.

Ve tam da dediği gibi oldu..

Esad, diğer öncelikli yerlere yoğunlaşmak için sınırdaki Kürt bölgesindeki askerlerinin büyük bir bölümünü başka yerlere kaydırdı. PYD, bu fırsattan yararlanarak hudut bölgesinin tamamını kontrollerine almaya ve özerk bir yönetim kurmaya girişti. Nihai amaç, Batı’nın desteği ile Türkiye’nin güneyinde, Irak sınırında Akdeniz’e ulaşan bir Kürt koridoru yaratmak idi.

Bu doğrultuda Kürtler bölgelerini genişlettikçe genişlettiler. Nüfusun yüzde 10’unu teşkil ederken Suriye topraklarının yüzde 20’sini kontrol eder hale geldiler. İştahları azalmadı. Geriye kontrolleri altında olmayan 80 kilometre uzunluğunda bir bölge kalmıştı: Cerablus! Eğer Türkiye girmeseydi, PYD oraya da girecekti. Türkiye ile Suriye arasında tek parça halinde, yeni bir özerk Kürt bölgesi kurulması yolunda kritik bir eşik daha atlanmış olacaktı.

PYD, Irak’a yakın doğu bölgesinde Hasaka’yı da ele geçirmek amacıyla Suriye ordusu ile savaşa girişti. Esad burada ilk defa Kürtlere karşı bombardıman uçaklarını kullandı. Ama başarılı olamadı. Orada küçük bir birlik bulundurmak kaydı ile PYD ile bir ateşkes anlaşması imzaladı. Hasaka’yı büyük ölçüde Kürtlere bıraktı. Bu olay Ankara’da alarm zillerinin çalmasına ve hükümetin Suriye’ye karşı tutumunun değiştirmesine neden oldu.

Şunu unutmayalım: Suriye’de yaşayan yaklaşık 2 milyon Kürt düşmanımız değil; bizim de akrabamız. Tıpkı Türkmenler, hatta Hatay ve Mardin’de yoğunluklu yaşayan Araplar gibi. PYD lideri Salih Müslim Ankara’ya geliyor, gidiyor, belki örtülü ödenekten yardım bile alıyordu zamanında.

PYD’nin açgözlü davranıp Irak Kürdistanı’ndan Afren’e kadar uzanan kuşağı topraklarına katma (aynı zamanda, kimilerine göre, Türkiye’nin güneyinde yeni bir enerji koridoru açma) çabası elbette kabul edilemez; ama bu çabayı boşa çıkartırken oralardaki Kürt nüfusun kalbini kazanmayı ihmal edemeyiz.

Zira savaş bittikten sonra sınır boyumuzda yine onlar yaşayacak. Sınırın bizim tarafımızda da onların akrabaları Kürtler. Irak ve Suriye’de nasıl bir Kürdistan yaratılacağına şimdiden kafa yorup stratejik aklı harekete geçirerek onun oluşumuna, biçimlenmesine bizi ileride zora koşmayacak şekilde destek vermeliyiz. Yoksa yine başkalarının oluşturduğu bize hasım Kürt kantonları ile on yıllarca beraber yaşamak zorunda kalabiliriz.

Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetim ile kurulan ve halen en verimli şekilde yürütülen ilişkilerin bize kazandırdığı en önemli sonuç, Irak’ın geriye kalan kısmındaki cehennem ile Türkiye arasında bir tampon bölge oluşturması. Evlerinden söküp atamayacağımıza göre Suriye’deki Kürtler de, en azından sınırın belli bir bölümünde, aynı işlevi görebilir. Askeri üstünlük sağlandıktan sonra böylesi bir seçeneği masada tutmak, bu işi sadece ABD ve Rusya’ya bırakmamak hala mümkün!

Unutmayalım ki, hem ülke içindeki Kürt sorunu, hem Irak’taki özerk Kürt yönetimi ile sıcak ortaklık ilişkilerimiz hem İran ile PJAK/PKK konusunda ortak yaklaşımımız, hem de Suriyeli Kürtlerin geleceği birbirinden ayrılamaz ve ortak denklem üzerinde çalışılması gereken kritik konular.



İsrail’in Gürültüsüz Harekâtı

Suriye’deki bunalımdan en az bizim kadar etkilenecek ülkelerin başında İsrail geliyor. İki ülke, 1948 Arap-İsrail savaşında buluştu, 1967 Altı Gün Savaşı ve 1973 Yom Kippur Savaşı’nda karşı karşıya geldi. Daha sonra, Lübnan İç Savaşı’nda ve 1982 Lübnan Savaşı’nda birbirlerinin boğazına sarıldılar. 2013’den itibaren İsrail, güvenliğini tehdit ettiğini ileri sürerek, Latakia, Rif Dimashq ve Mazraat Amal’a hava saldırıları düzenledi. MOSSAD'in en aktif olduğu ülkelerden birisi Suriye.

İşin garibi, bu ülkenin ismi – arada riskli gördüğü tesis ve grupları havadan vurup çıkmanın dışında – pek duyulmuyor. Esad’ın işbaşında kalması, yerine kimin geleceği tam kestirilemediğinden “ehven-i şer” görülüyor. Muhtemelen İsrail’in doğrudan müdahalesini caydıran Washington bu ülkenin menfaatlerini de kollayan bir yaklaşım izliyor. Hatta Moskova ile de benzeri bir diyaloğun olduğu Netanyahu’nun bir yıl içinde 17 kez Moskova’ya uçmasından anlaşılıyor.

Oysa bugün Suriye ile başta Golan Tepeleri ve suyun paylaşımı olmak üzere en fazla soruna sahip ülke İsrail. Kuzey Suriye’de bunalımın derinleşmesi ve yakın zamanda çözüme kavuşmaması (böylece dikkatlerin Güney Suriye’ye dönmemesi) herhalde Tel Aviv’deki liderliği rahatlatıyordur.

Dahası, İsrail’in başından itibaren hem Irak Kürdistan’ının bağımsızlığını hem de Kuzey Suriye’de yeni bir Kürt özerk yönetim bölgesi yaratılmasını desteklediğini biliyoruz. Hatta “emekli” İsrailli subayların Kürtlere eğitim sağladığı da kulağımıza çalınıyor. Bu itibarla, sessiz diplomasi çabalarımızda İsrail’i ihmal etmemeli, yeni yeni ısınan ilişkilerin gündemine Suriye’yi de, Kürtleri de dâhil etmeliyiz.

Suriye, “Su Savaşları” Cephesi 

21inci yüzyılın “su savaşları”na konu olacağını, hatta bu mücadelenin “enerji savaşları”ndan bile daha kanlı ve çekişmeli geçeceğini öngörenler az değil. Gerçi kimse bugün Suriye bağlamında Fırat’ın önemini, geleceğin “su savaşları”nda vazgeçilmez bir stratejik meta olduğunu ciddi şekilde ortaya koymuyor ama Suriye’de halen yaşanmakta olan iç savaşta ve bizimki dâhil dış müdahalelerde su varlığının, onun stratejik öneminin satranç tahtasında kritik bir konum işgal ettiğini söylemek abartı olmaz.

2800 km’lik Fırat nehri Erzincan, Tunceli, Elâzığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa güzergâhını izleyerek Suriye’ye, daha sonrada Irak topraklarına giriyor. Denize uzak olmayan bir noktada Dicle Nehri ile birleşerek Satt'ül-Arab'ı oluşturarak Irak’tan Basra Körfezi'ne dökülüyor.

720.000 km² su toplama havzasına sahip Fırat nehri yılda ortalama 30 milyar m³ şu taşıyor. Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış barajları bu nehir üzerindedir. Ayrıca Fırat'ın suyu iki Şanlıurfa tüneli ile de Harran Ovası ve çevresine yıllardan beri su sağlıyor.

Cerablus’a giriş ile başlayan harekâtımıza “Fırat Kalkanı” adının verilmesinin de tesadüf olduğunu kimse düşünmemeli. Öyle bir oluşum hedeflenmelidir ki Suriye’nin barış ve istikrara kavuştuğu gün Fırat suyunun paylaşımı gibi bir sorun bizim gündemimizde olmamalıdır.

Sadece “Dereyi Geçene Kadar” Değil!

İçeride ağır sorunlar ile boğuşurken Suriye’ye girmemiz aslında 15 Temmuz darbe girişiminin nedenlerinden birisi hakkında da bazı ipuçları veriyor: Silahlı kuvvetlerin zayıf düşürülmesi, içeride ve dışarıda elinin kolunun bağlanması, bu sayede de bağımsız hareket etme kabiliyetinin elinden alınması.

Dahası, Suriye müdahalesi ilerlerken, darbe girişiminin yaraları sarılmaya çalışılırken içeride İŞİD ve PKK saldırılarının yoğunlaşması, liderlere suikast girişimleri, üç milyon Suriyeli mültecinin geleceği, ekonomide daralma, FETÖ’nün devletten temizlenmesi çabaları havayı ağırlaştırıyor.

Başka bir ülke olsa herhalde çoktan çatlamış, hatta çökmüştü. Türkiye’nin böylesi çetrefilli ve çok sayıda kritik bunalım ile aynı anda baş edebilmesi her türlü takdirin ötesinde bir başarı.

Türkiye’nin Suriye topraklarında bir “üs veya güvenli bölge” kurması uzun vadede Suriye Kürtlerinin özerklik emelleri de dâhil Moskova ile Washington’un geleceğe dönük Suriye politikalarının belini kıramayabilir.

Bu itibarla, çok kolaycı, gücümüzün ötesinde ve gerçekler ile alakası olmayan beklentiler yaratmayalım. Şunu da teslim edelim ki, Cerablus harekâtının öncesinde başarılı bir arka plan çalışması yapılmış askeriyede ve hariciyede. Aynı performansı sürdürmemiz gerekiyor. ABD ve AB harekâtı destekledi. Tahran, Şam ve Moskova’dan dili ağır olmayan tepki geldi. Aynı gün, PKK ve PYD ile başı belada olan Irak Kürdistanı başkanı Mesut Barzani de Ankara’da idi.

Ancak, bu uyumlu görüntü şayet harekât genişler ve başkalarının menfaatlerine zarar vermeye başlarsa ortadan kalkabilir. Bunun işaretlerini görüyoruz. O nedenle, çok akıllı bir iletişim ve her ilgili taraf ile “Burnu Kaf Dağı’nda olmayan” stratejik angajman olmazsa olmazımız.

Özellikle de PYD hedefleri vurulmaya başlayınca, toprak kaybedince Washington su koyabilir. Esad’ın “geçici” iktidarı ve kontrol ettiği alanlar sorgulanırsa ya da Ankara ile Washington yeniden birlikte çalışma kararı alırlarsa Moskova ve İran karşı cepheye yeniden kayabilir. Riyad ve Doha zaten Esad ile dolaylı diyaloğa girmemize fena halde bozuk çalıyorlar. Kahire ile arzu edilen kısmi yakınlaşma henüz sağlanamadı.

Böylesi kapsamlı yansımaları olacak bir Suriye politikasının bir avuç danışman, istihbaratçı, asker ve kısıtlı siyasi katılım ile geliştirilmesi akıllıca olmayabilir. Onların ötesinde geniş katılımlı, etkin değerlendirme, karar sürecini gerektiren bir ulusal kriz yönetimi ile karşı karşıyayız. Siyasi iktidar, dileriz, başlattığı ulusal uzlaşma sürecini, taktik amaçları için kullanmayıp, yeni bir güven krizi yaratmadan, gerçek anlamda ve samimi olarak sürdürür.

Umarım, sadece askeri kaslar değil var olan ekonomik araçlar ve tüm diplomatik kabiliyetlerimiz de seferber edilir, bu süreçte etkili olarak kullanılır.  Zira söz konusu olan sadece Suriye değil hem bölgesel güvenliğimiz hem de ülkemizin geleceği.
Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Güven Ulusoy
 3 Eylül 2016 Cumartesi 15:56
Çok aydınlatıcı,iyi bir görüş zaviyesi ile yazılmış bir metin.İnşallah,yazılanları ilgili KİŞİLERDE okurlar...!
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2018 Patronlar Dünyası